Denize Kıyısı Olmayan Kaç Ülke Var? Haritadan Ekonomiye Uzanan Ayrıntılı Bir Bakış
Denize Kıyısı Olmayan Kaç Ülke Var? Dünyadaki Karasal Ülkelerin Hikâyesi
Bir dünya haritasını açıp ülkelerin sınırlarına biraz dikkatli baktığınızda ilginç bir şey fark ediyorsunuz: Bazı ülkeler denizlere ve okyanuslara doğrudan açılırken bazıları tamamen başka ülkelerin arasında kalıyor. İlk bakışta “Denize kıyısı yoksa ne olacak, sonuçta komşu ülkeler üzerinden denize ulaşılabilir” diye düşünülebilir. Fakat konuya biraz yakından girince bunun yalnızca coğrafi bir ayrıntı olmadığını, ekonomi, tarih, diplomasi, ulaşım, kültür ve hatta günlük hayat üzerinde ciddi sonuçları olduğunu görmek mümkün.
Günümüzde dünyada 44 denize kıyısı olmayan ülke bulunuyor. Bu ülkeler coğrafyada genellikle “landlocked countries”, Türkçede ise “karasal ülkeler” veya “denize kıyısı olmayan ülkeler” şeklinde ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler kaynaklarında da dünya genelindeki sayının 44 olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte bu 44 ülkenin tamamının ekonomik açıdan aynı durumda olmadığını özellikle vurgulamak gerekiyor. BM, bunların 32'sini ayrıca “Karasal Gelişmekte Olan Ülkeler” (LLDC) kategorisinde değerlendiriyor.
Bence burada asıl ilginç nokta sayıdan çok şu: Denize kıyınızın olmaması kaderinizi ne ölçüde belirliyor?
Dünyada 44 Denize Kıyısı Olmayan Ülke Hangileri?
44 ülke Afrika, Avrupa, Asya ve Güney Amerika'ya dağılmış durumda. Kuzey Amerika, Avustralya ve Antarktika'da bağımsız denize kıyısı olmayan ülke bulunmuyor.
Asya'da Afganistan, Ermenistan, Azerbaycan, Bhutan, Kazakistan, Kırgızistan, Laos, Moğolistan, Nepal, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkeler bu grupta yer alıyor.
Avrupa'da Avusturya, Andorra, Belarus, Çekya, Macaristan, Lihtenştayn, Lüksemburg, Kuzey Makedonya, Moldova, San Marino, Sırbistan, Slovakya, İsviçre ve Vatikan karasal ülke konumunda.
Afrika'da ise sayı oldukça yüksek. Botsvana, Burkina Faso, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Esvatini, Etiyopya, Lesotho, Malavi, Mali, Nijer, Ruanda, Güney Sudan, Uganda, Zambiya ve Zimbabve gibi ülkeler denize doğrudan çıkışı olmayan devletler arasında.
Güney Amerika'da ise durum çok daha sınırlı: Bolivya ve Paraguay günümüzde kıyısı olmayan iki bağımsız ülke.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var. Kazakistan, Hazar Denizi'ne kıyısı olmasına rağmen okyanuslara doğrudan bağlantısı olmadığı için karasal ülke kabul ediliyor. Hazar Denizi kapalı bir su havzasıdır ve açık denizlere doğal bir bağlantısı yoktur. Bu nedenle “büyük suya kıyısı olmak” ile “denize veya okyanusa kıyısı olmak” aynı şey değildir.
Coğrafya Nasıl Böyle Bir Sonuç Ortaya Çıkardı?
Bugün bir ülkenin denize kıyısı olup olmaması bize çok doğal geliyor. Ancak dünya siyasi haritası milyonlarca yıllık jeolojik hareketlerden ziyade son birkaç yüzyılın savaşları, imparatorlukları, anlaşmaları ve siyasi kararlarıyla şekillendi.
Örneğin Avrupa'daki karasal ülkelerin önemli bir bölümü tarih boyunca birbirleriyle savaşmış, toprak kazanmış veya kaybetmiş devletlerin mirasını taşıyor. Bir ülkenin birkaç yüz kilometrelik kıyı şeridini kaybetmesi, onu zaman içinde tamamen karasal hale getirebiliyor.
Bolivya bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Bolivya geçmişte Pasifik Okyanusu'na kıyısı olan bir ülkeydi. 19. yüzyıldaki Pasifik Savaşı sonrasında Şili lehine kıyı topraklarını kaybetti. Bugün Bolivya'nın denize erişim meselesi yalnızca harita üzerindeki bir ayrıntı değil; ülkenin tarihsel hafızasının ve dış politikasının da bir parçası.
Buradan benim çıkardığım önemli sonuç şu: Karasal olmak her zaman yalnızca “coğrafyanın baştan verdiği bir özellik” değildir. Bazen tarihin sonucudur.
Bir başka ilginç örnek ise Avrupa'daki küçük devletlerdir. San Marino ve Vatikan tamamen İtalya ile çevrilidir. Lesotho ise Güney Afrika'nın tamamıyla çevrelediği bir ülkedir. Bunlara “enklav” niteliğindeki karasal devletler açısından bakmak mümkün.
Üstelik dünyada iki tane de çifte karasal ülke bulunuyor: Özbekistan ve Lihtenştayn. Bu ülkelerden denize ulaşmak için yalnızca bir değil, en az iki uluslararası sınırı geçmek gerekiyor.
Denize Kıyısı Olmamak Ekonomiyi Nasıl Etkiliyor?
Bence meselenin en önemli tarafı burası.
Denize kıyısı olan bir ülkenin limanına gelen konteyner doğrudan ülke sınırları içinde kalabilir. Karasal bir ülke ise mallarını çoğu zaman önce başka bir ülkenin topraklarından geçirerek limana ulaştırmak zorunda.
Diyelim ki denize kıyısı olmayan bir ülkedeki şirket Çin'den elektronik parça ithal ediyor. Ürün gemiyle bir limana ulaştığında yolculuk bitmiyor. Konteynerin limandan çıkarılması, başka bir ülkenin sınırından geçirilmesi, gümrük işlemleri, karayolu veya demiryolu taşımacılığı ve nihayet hedef ülkeye ulaştırılması gerekiyor.
Her sınır yeni bir prosedür demek.
Birleşmiş Milletler, karasal gelişmekte olan ülkelerin denizaşırı pazarlara mal gönderip alırken komşularına kıyasla ortalama olarak iki kattan fazla taşıma maliyetiyle karşılaşabildiğini belirtiyor. BM ayrıca karasal konumun transit ülkelerdeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklara karşı hassasiyet oluşturduğunu vurguluyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Denize kıyısı olmamak otomatik olarak yoksulluk anlamına gelmez.
İsviçre, Avusturya ve Lihtenştayn gibi karasal ülkeler yüksek gelir seviyelerine ulaşmış durumda. Dolayısıyla coğrafya önemli bir değişken olsa da tek başına ekonomik sonucu belirlemiyor.
Bana göre asıl belirleyici unsur, coğrafyanın nasıl yönetildiği. Güçlü demiryolları, otoyollar, gümrük sistemleri, komşularla ticaret anlaşmaları, siyasi istikrar ve yüksek katma değerli üretim, denize uzaklığın dezavantajını ciddi ölçüde azaltabilir.
Erkeklerin ve Kadınların Farklı Bakış Açıları Üzerinden Konuya Bakmak
Bu konuyu toplumsal açıdan değerlendirirken “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” şeklinde kesin hükümler vermek doğru olmaz. İnsanların ekonomik durumları, eğitimleri, meslekleri, yaşadıkları bölge ve kişisel deneyimleri cinsiyetten çok daha belirleyici olabilir.
Yine de forum tartışmalarında sık karşılaşabileceğimiz iki farklı bakış açısını örneklemek mümkün.
Bazı erkek forum üyeleri meseleyi daha çok stratejik açıdan ele alabilir: “Hangi limana ulaşmak daha ucuz?”, “Demiryolu koridoru kurulmalı mı?”, “Komşu ülkelerle transit anlaşması nasıl yapılmalı?”, “Bir ülkenin lojistik bağımsızlığı nasıl artırılır?” gibi sorular öne çıkabilir.
Bazı kadın forum üyeleri ise aynı konunun aileler, topluluklar, çalışanlar ve günlük hayat üzerindeki sonuçlarını daha fazla gündeme getirebilir: “Taşıma maliyetleri gıda fiyatlarını nasıl etkiliyor?”, “Sınır kapılarındaki beklemeler küçük işletmeleri nasıl etkiliyor?”, “Ulaşım altyapısı kadınların ve çocukların eğitim ve istihdam olanaklarını değiştiriyor mu?” gibi.
Fakat bunları biyolojik veya değişmez cinsiyet özellikleri olarak görmek yanlış olur. Aynı stratejik yaklaşımı benimseyen kadınlar, aynı topluluk merkezli yaklaşımı benimseyen erkekler elbette vardır.
Bence önemli olan da tam olarak bu çeşitlilik. Bir ülkenin kalkınma sorununu yalnızca “strateji” ile veya yalnızca “insan hikâyeleri” ile anlamak mümkün değil. İkisini bir araya getirmek gerekiyor.
Denize Çıkış Hakkı Hiç Olmayan Bir Ülke Gerçekten Denize Ulaşamaz mı?
İşin hukuki tarafı oldukça ilginç.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 125. maddesi, karasal devletlerin denize erişim ve denizden yararlanma amacıyla transit devletlerin topraklarından geçiş hakkını düzenliyor. Ancak bunun uygulanma biçimi ilgili devletler arasındaki anlaşmalarla belirleniyor. Aynı maddede transit devletlerin kendi egemenlikleri ve meşru çıkarlarını koruma hakkı da bulunuyor.
Denize Kıyısı Olmayan Kaç Ülke Var? Dünyadaki Karasal Ülkelerin Hikâyesi
Bir dünya haritasını açıp ülkelerin sınırlarına biraz dikkatli baktığınızda ilginç bir şey fark ediyorsunuz: Bazı ülkeler denizlere ve okyanuslara doğrudan açılırken bazıları tamamen başka ülkelerin arasında kalıyor. İlk bakışta “Denize kıyısı yoksa ne olacak, sonuçta komşu ülkeler üzerinden denize ulaşılabilir” diye düşünülebilir. Fakat konuya biraz yakından girince bunun yalnızca coğrafi bir ayrıntı olmadığını, ekonomi, tarih, diplomasi, ulaşım, kültür ve hatta günlük hayat üzerinde ciddi sonuçları olduğunu görmek mümkün.
Günümüzde dünyada 44 denize kıyısı olmayan ülke bulunuyor. Bu ülkeler coğrafyada genellikle “landlocked countries”, Türkçede ise “karasal ülkeler” veya “denize kıyısı olmayan ülkeler” şeklinde ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler kaynaklarında da dünya genelindeki sayının 44 olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte bu 44 ülkenin tamamının ekonomik açıdan aynı durumda olmadığını özellikle vurgulamak gerekiyor. BM, bunların 32'sini ayrıca “Karasal Gelişmekte Olan Ülkeler” (LLDC) kategorisinde değerlendiriyor.
Bence burada asıl ilginç nokta sayıdan çok şu: Denize kıyınızın olmaması kaderinizi ne ölçüde belirliyor?
Dünyada 44 Denize Kıyısı Olmayan Ülke Hangileri?
44 ülke Afrika, Avrupa, Asya ve Güney Amerika'ya dağılmış durumda. Kuzey Amerika, Avustralya ve Antarktika'da bağımsız denize kıyısı olmayan ülke bulunmuyor.
Asya'da Afganistan, Ermenistan, Azerbaycan, Bhutan, Kazakistan, Kırgızistan, Laos, Moğolistan, Nepal, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkeler bu grupta yer alıyor.
Avrupa'da Avusturya, Andorra, Belarus, Çekya, Macaristan, Lihtenştayn, Lüksemburg, Kuzey Makedonya, Moldova, San Marino, Sırbistan, Slovakya, İsviçre ve Vatikan karasal ülke konumunda.
Afrika'da ise sayı oldukça yüksek. Botsvana, Burkina Faso, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Esvatini, Etiyopya, Lesotho, Malavi, Mali, Nijer, Ruanda, Güney Sudan, Uganda, Zambiya ve Zimbabve gibi ülkeler denize doğrudan çıkışı olmayan devletler arasında.
Güney Amerika'da ise durum çok daha sınırlı: Bolivya ve Paraguay günümüzde kıyısı olmayan iki bağımsız ülke.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var. Kazakistan, Hazar Denizi'ne kıyısı olmasına rağmen okyanuslara doğrudan bağlantısı olmadığı için karasal ülke kabul ediliyor. Hazar Denizi kapalı bir su havzasıdır ve açık denizlere doğal bir bağlantısı yoktur. Bu nedenle “büyük suya kıyısı olmak” ile “denize veya okyanusa kıyısı olmak” aynı şey değildir.
Coğrafya Nasıl Böyle Bir Sonuç Ortaya Çıkardı?
Bugün bir ülkenin denize kıyısı olup olmaması bize çok doğal geliyor. Ancak dünya siyasi haritası milyonlarca yıllık jeolojik hareketlerden ziyade son birkaç yüzyılın savaşları, imparatorlukları, anlaşmaları ve siyasi kararlarıyla şekillendi.
Örneğin Avrupa'daki karasal ülkelerin önemli bir bölümü tarih boyunca birbirleriyle savaşmış, toprak kazanmış veya kaybetmiş devletlerin mirasını taşıyor. Bir ülkenin birkaç yüz kilometrelik kıyı şeridini kaybetmesi, onu zaman içinde tamamen karasal hale getirebiliyor.
Bolivya bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Bolivya geçmişte Pasifik Okyanusu'na kıyısı olan bir ülkeydi. 19. yüzyıldaki Pasifik Savaşı sonrasında Şili lehine kıyı topraklarını kaybetti. Bugün Bolivya'nın denize erişim meselesi yalnızca harita üzerindeki bir ayrıntı değil; ülkenin tarihsel hafızasının ve dış politikasının da bir parçası.
Buradan benim çıkardığım önemli sonuç şu: Karasal olmak her zaman yalnızca “coğrafyanın baştan verdiği bir özellik” değildir. Bazen tarihin sonucudur.
Bir başka ilginç örnek ise Avrupa'daki küçük devletlerdir. San Marino ve Vatikan tamamen İtalya ile çevrilidir. Lesotho ise Güney Afrika'nın tamamıyla çevrelediği bir ülkedir. Bunlara “enklav” niteliğindeki karasal devletler açısından bakmak mümkün.
Üstelik dünyada iki tane de çifte karasal ülke bulunuyor: Özbekistan ve Lihtenştayn. Bu ülkelerden denize ulaşmak için yalnızca bir değil, en az iki uluslararası sınırı geçmek gerekiyor.
Denize Kıyısı Olmamak Ekonomiyi Nasıl Etkiliyor?
Bence meselenin en önemli tarafı burası.
Denize kıyısı olan bir ülkenin limanına gelen konteyner doğrudan ülke sınırları içinde kalabilir. Karasal bir ülke ise mallarını çoğu zaman önce başka bir ülkenin topraklarından geçirerek limana ulaştırmak zorunda.
Diyelim ki denize kıyısı olmayan bir ülkedeki şirket Çin'den elektronik parça ithal ediyor. Ürün gemiyle bir limana ulaştığında yolculuk bitmiyor. Konteynerin limandan çıkarılması, başka bir ülkenin sınırından geçirilmesi, gümrük işlemleri, karayolu veya demiryolu taşımacılığı ve nihayet hedef ülkeye ulaştırılması gerekiyor.
Her sınır yeni bir prosedür demek.
Birleşmiş Milletler, karasal gelişmekte olan ülkelerin denizaşırı pazarlara mal gönderip alırken komşularına kıyasla ortalama olarak iki kattan fazla taşıma maliyetiyle karşılaşabildiğini belirtiyor. BM ayrıca karasal konumun transit ülkelerdeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklara karşı hassasiyet oluşturduğunu vurguluyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Denize kıyısı olmamak otomatik olarak yoksulluk anlamına gelmez.
İsviçre, Avusturya ve Lihtenştayn gibi karasal ülkeler yüksek gelir seviyelerine ulaşmış durumda. Dolayısıyla coğrafya önemli bir değişken olsa da tek başına ekonomik sonucu belirlemiyor.
Bana göre asıl belirleyici unsur, coğrafyanın nasıl yönetildiği. Güçlü demiryolları, otoyollar, gümrük sistemleri, komşularla ticaret anlaşmaları, siyasi istikrar ve yüksek katma değerli üretim, denize uzaklığın dezavantajını ciddi ölçüde azaltabilir.
Erkeklerin ve Kadınların Farklı Bakış Açıları Üzerinden Konuya Bakmak
Bu konuyu toplumsal açıdan değerlendirirken “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” şeklinde kesin hükümler vermek doğru olmaz. İnsanların ekonomik durumları, eğitimleri, meslekleri, yaşadıkları bölge ve kişisel deneyimleri cinsiyetten çok daha belirleyici olabilir.
Yine de forum tartışmalarında sık karşılaşabileceğimiz iki farklı bakış açısını örneklemek mümkün.
Bazı erkek forum üyeleri meseleyi daha çok stratejik açıdan ele alabilir: “Hangi limana ulaşmak daha ucuz?”, “Demiryolu koridoru kurulmalı mı?”, “Komşu ülkelerle transit anlaşması nasıl yapılmalı?”, “Bir ülkenin lojistik bağımsızlığı nasıl artırılır?” gibi sorular öne çıkabilir.
Bazı kadın forum üyeleri ise aynı konunun aileler, topluluklar, çalışanlar ve günlük hayat üzerindeki sonuçlarını daha fazla gündeme getirebilir: “Taşıma maliyetleri gıda fiyatlarını nasıl etkiliyor?”, “Sınır kapılarındaki beklemeler küçük işletmeleri nasıl etkiliyor?”, “Ulaşım altyapısı kadınların ve çocukların eğitim ve istihdam olanaklarını değiştiriyor mu?” gibi.
Fakat bunları biyolojik veya değişmez cinsiyet özellikleri olarak görmek yanlış olur. Aynı stratejik yaklaşımı benimseyen kadınlar, aynı topluluk merkezli yaklaşımı benimseyen erkekler elbette vardır.
Bence önemli olan da tam olarak bu çeşitlilik. Bir ülkenin kalkınma sorununu yalnızca “strateji” ile veya yalnızca “insan hikâyeleri” ile anlamak mümkün değil. İkisini bir araya getirmek gerekiyor.
Denize Çıkış Hakkı Hiç Olmayan Bir Ülke Gerçekten Denize Ulaşamaz mı?
İşin hukuki tarafı oldukça ilginç.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 125. maddesi, karasal devletlerin denize erişim ve denizden yararlanma amacıyla transit devletlerin topraklarından geçiş hakkını düzenliyor. Ancak bunun uygulanma biçimi ilgili devletler arasındaki anlaşmalarla belirleniyor. Aynı maddede transit devletlerin kendi egemenlikleri ve meşru çıkarlarını koruma hakkı da bulunuyor.