Eski Dilde “Lezzetli” Ne Demek? Bir Kelimenin Peşinden Eski İstanbul’a Uzanan Hikâye
Geçenlerde eski kelimeleri karıştırırken önüme “lezzetli” kelimesi çıktı. Aslında çok sıradan bir kelime gibi geliyor insana. Bir yemeği yeriz, hoşumuza gider ve “Ne kadar lezzetli!” deriz. Fakat işin içine eski Türkçe, Osmanlı Türkçesi ve Arapça-Farsça kökenli kelimeler girince mesele bir anda değişiyor.
Çünkü eski metinlerde bugün kullandığımız “lezzetli” kelimesinin karşısında yalnızca tek bir kelime yok. “Leziz”, “nefis”, “hoş”, “latif” gibi kelimeler farklı nüanslarla karşımıza çıkabiliyor. Hatta bazen bir yiyeceğin tadını anlatmak için kullanılan kelime, yalnızca damakta bıraktığı tadı değil, o yiyeceğin insanda uyandırdığı duyguyu da anlatıyor.
Bu konuyu araştırırken aklıma bir hikâye geldi. Tamamen kurgusal bir hikâye ama kelimenin izini sürerken karşıma çıkan tarihî ve dilbilimsel bilgilerden ilham alıyor.
Ve hikâye biraz eski İstanbul sokaklarında başlıyor.
1. Bölüm: Sandığın İçinden Çıkan Kelime
İstanbul'un eski mahallelerinden birinde, dedesinden kalma küçük bir evde yaşayan Murat, bir akşam tavan arasındaki sandıkları düzenliyordu.
Dedesi Osmanlıca kitaplara meraklı bir adamdı. Evde eski defterler, sararmış mektuplar, birkaç el yazması tarif ve kenarları yıpranmış sözlükler vardı.
Murat bunların çoğunu yıllardır ellememişti.
O akşam eline küçük, kahverengi bir defter geçti.
Defterin kapağında yalnızca şu yazıyordu:
“Matbah Hatıraları.”
Murat sayfaları çevirmeye başladı.
Bir yerde şöyle bir cümleyle karşılaştı:
“Bu helvâ gayet lezîz ve latîf olmuşdur.”
Murat kaşlarını kaldırdı.
“Lezîz tamam da, latîf neden?”
Telefonundan hemen sözlüğü açtı. “Leziz”in “çok lezzetli, tadı güzel” anlamında kullanıldığını görünce şaşırmadı. Fakat “latif” kelimesinin burada neden bulunduğunu merak etti.
Tam o sırada kız kardeşi Derya içeri girdi.
“Ne buldun?”
Murat defteri gösterdi.
“Şuna bak. Eski dilde lezzetli demek için ne kullanıyorlarmış?”
Derya sandalyeyi çekip oturdu.
“Belki sadece lezizdir?”
“Evet ama burada ‘leziz ve latif’ diyor.”
Derya bir süre düşündü.
“Belki adam sadece tadını anlatmıyordur.”
Murat güldü.
“Helvanın karakter analizini mi yapıyor yani?”
Derya da güldü.
“Belki de. Ama düşün. Bugün ‘çok güzel olmuş’ dediğimizde sadece tadı mı anlatıyoruz?”
Murat sustu.
Bu basit soru, bütün akşamın yönünü değiştirdi.
2. Bölüm: “Leziz” Kelimesinin İzinde
Ertesi gün Murat, Derya'yla birlikte eski sözlükleri incelemeye başladı.
Önce “lezzet” kelimesinin kendisine baktılar.
Kelimenin kökeninin Arapçaya dayandığını gördüler. Arapçadaki “laḏḏa” köküyle bağlantılı olan “lezzet” ve “leziz” kelimeleri Türkçeye geçmiş ve özellikle Osmanlı Türkçesinde oldukça yaygınlaşmıştı.
Derya bir not aldı:
“Lezzetli = leziz.”
Sonra yanına başka kelimeler ekledi:
“Leziz, nefis, hoş, latif.”
Murat:
“Demek hepsi aynı şey değil.”
“Tam olarak değil,” dedi Derya. “Bir sözlükte birbirlerinin karşılığı olarak bulunabilirler ama kullanım bağlamları farklı olabilir.”
Bu nokta önemliydi.
Çünkü “leziz” doğrudan tadın hoşluğunu anlatırken “nefis” daha güçlü bir beğeniyi ifade edebiliyor, “latif” ise bağlama göre hoş, ince, zarif, güzel gibi daha geniş çağrışımlara sahip olabiliyordu.
Murat deftere tekrar baktı.
“Yani ‘gayet leziz ve latif’ derken adam sadece ‘tadı güzel’ dememiş olabilir.”
“Evet,” dedi Derya. “Belki yemeğin hem tadını hem de bıraktığı hissi anlatıyor.”
Tam burada Murat başka bir şey fark etti.
Defterde yalnızca tarifler yoktu.
Her tarifin yanında küçük notlar vardı.
“Bu yemek kış gecelerine münasibdir.”
“Misafir geldiğinde ikram olunması münasibdir.”
“Çocuklara ağır gelmez.”
“Yaşlılar için kolay hazmolunur.”
Derya sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişti.
“Bu sadece yemek defteri değil.”
Murat ona baktı.
“Ne peki?”
“Bir evin sosyal haritası.”
3. Bölüm: Mutfağın İçindeki Tarih
Bu cümle Murat'ın hoşuna gitti.
Gerçekten de eski mutfaklara yalnızca yemek pişirilen yerler olarak bakmak eksik kalıyordu.
Mutfak; aile ilişkilerinin, misafirlik kültürünün, ekonomik şartların, mevsimlerin ve toplumsal alışkanlıkların kesiştiği bir yerdi.
Murat araştırmaya devam etti.
Osmanlı toplumunda saray mutfağından mahalle evlerine kadar yemek kültürünün oldukça geniş ve katmanlı olduğunu gördü. Saray mutfağındaki kayıtlar başka bir dünyayı, sıradan insanların mutfakları ise başka bir ekonomik gerçekliği yansıtıyordu.
Bir yanda gösterişli ziyafetler vardı.
Diğer yanda eldeki malzemeyle birkaç kişiyi doyurmanın hesabı.
Murat burada kendi hayatıyla da bağlantı kurdu.
“Biz bugün markete gidip istediğimiz şeyi alıyoruz,” dedi.
Derya:
“Her zaman değil.”
Murat gülümsedi.
“Tamam, çoğu zaman.”
“Eskiden mevsim daha belirleyiciydi. Saklama yöntemleri, kurutma, turşu, pekmez, tarhana gibi şeyler yalnızca gelenek değildi. Aynı zamanda planlama yöntemiydi.”
Murat düşündü.
Bu kez erkeklerin ve kadınların mutfaktaki rollerine ilişkin eski anlatıları da konuşmaya başladılar.
Murat, geçmişte mutfağın çoğu zaman kadınların emeğiyle ilişkilendirildiğini söyledi.
Derya ise bunun önemli olmakla birlikte fazla basitleştirici olabileceğini hatırlattı.
“Çünkü mutfak tek bir kişinin işi değildi. Bir evin alışverişini yapan, malzeme hesabını tutan, yakacağı ayarlayan, yemek pişiren, misafir ağırlayan, kış hazırlığı yapan insanlar vardı. Bunların görevleri aileye, ekonomik duruma ve döneme göre değişiyordu.”
Murat başını salladı.
“Yani tek bir ‘erkek şöyleydi, kadın böyleydi’ hikâyesi kuramayız.”
“Kurarsak tarihi değil, klişeyi anlatmış oluruz.”
Bu cümle ikisinin de hoşuna gitti.
4. Bölüm: Mehmet Usta’nın Hesabı
Defterde bir isim daha vardı:
“Mehmed Usta.”
Murat, dedesinin notlarından bu kişinin mahallede aşçılık yaptığını anladı.
Defterin bir sayfasında şöyle bir kayıt vardı:
“Yirmi kişilik taam için iki okka pirinç, bir miktar et, soğan ve baharat kifayet eder.”
Murat hesap yapmaya başladı.
“Adam bayağı matematik yapıyormuş.”
Derya güldü.
“Yemek yapmak biraz da matematik.”
Mehmet Usta'nın notları yalnızca tariflerden ibaret değildi. Kaç kişinin geleceğini, hangi malzemenin ne kadar gerektiğini, hangi yemeğin önce hazırlanacağını ve hangi yiyeceğin daha uzun dayanacağını hesaplıyordu.
Murat bu tarafı özellikle ilginç buldu.
“Burada çözüm odaklı bir yaklaşım var.”
“Evet,” dedi Derya. “Ama sadece erkeklere ait olduğunu söylemek doğru olmaz.”
Murat:
“Ben de tam onu diyecektim.”
Gerçekten de tarih boyunca mutfak işlerinde erkeklerin de stratejik roller üstlendiği, kadınların da alışverişten erzak planlamasına kadar son derece sistematik kararlar aldığı açıktı.
Geçenlerde eski kelimeleri karıştırırken önüme “lezzetli” kelimesi çıktı. Aslında çok sıradan bir kelime gibi geliyor insana. Bir yemeği yeriz, hoşumuza gider ve “Ne kadar lezzetli!” deriz. Fakat işin içine eski Türkçe, Osmanlı Türkçesi ve Arapça-Farsça kökenli kelimeler girince mesele bir anda değişiyor.
Çünkü eski metinlerde bugün kullandığımız “lezzetli” kelimesinin karşısında yalnızca tek bir kelime yok. “Leziz”, “nefis”, “hoş”, “latif” gibi kelimeler farklı nüanslarla karşımıza çıkabiliyor. Hatta bazen bir yiyeceğin tadını anlatmak için kullanılan kelime, yalnızca damakta bıraktığı tadı değil, o yiyeceğin insanda uyandırdığı duyguyu da anlatıyor.
Bu konuyu araştırırken aklıma bir hikâye geldi. Tamamen kurgusal bir hikâye ama kelimenin izini sürerken karşıma çıkan tarihî ve dilbilimsel bilgilerden ilham alıyor.
Ve hikâye biraz eski İstanbul sokaklarında başlıyor.
1. Bölüm: Sandığın İçinden Çıkan Kelime
İstanbul'un eski mahallelerinden birinde, dedesinden kalma küçük bir evde yaşayan Murat, bir akşam tavan arasındaki sandıkları düzenliyordu.
Dedesi Osmanlıca kitaplara meraklı bir adamdı. Evde eski defterler, sararmış mektuplar, birkaç el yazması tarif ve kenarları yıpranmış sözlükler vardı.
Murat bunların çoğunu yıllardır ellememişti.
O akşam eline küçük, kahverengi bir defter geçti.
Defterin kapağında yalnızca şu yazıyordu:
“Matbah Hatıraları.”
Murat sayfaları çevirmeye başladı.
Bir yerde şöyle bir cümleyle karşılaştı:
“Bu helvâ gayet lezîz ve latîf olmuşdur.”
Murat kaşlarını kaldırdı.
“Lezîz tamam da, latîf neden?”
Telefonundan hemen sözlüğü açtı. “Leziz”in “çok lezzetli, tadı güzel” anlamında kullanıldığını görünce şaşırmadı. Fakat “latif” kelimesinin burada neden bulunduğunu merak etti.
Tam o sırada kız kardeşi Derya içeri girdi.
“Ne buldun?”
Murat defteri gösterdi.
“Şuna bak. Eski dilde lezzetli demek için ne kullanıyorlarmış?”
Derya sandalyeyi çekip oturdu.
“Belki sadece lezizdir?”
“Evet ama burada ‘leziz ve latif’ diyor.”
Derya bir süre düşündü.
“Belki adam sadece tadını anlatmıyordur.”
Murat güldü.
“Helvanın karakter analizini mi yapıyor yani?”
Derya da güldü.
“Belki de. Ama düşün. Bugün ‘çok güzel olmuş’ dediğimizde sadece tadı mı anlatıyoruz?”
Murat sustu.
Bu basit soru, bütün akşamın yönünü değiştirdi.
2. Bölüm: “Leziz” Kelimesinin İzinde
Ertesi gün Murat, Derya'yla birlikte eski sözlükleri incelemeye başladı.
Önce “lezzet” kelimesinin kendisine baktılar.
Kelimenin kökeninin Arapçaya dayandığını gördüler. Arapçadaki “laḏḏa” köküyle bağlantılı olan “lezzet” ve “leziz” kelimeleri Türkçeye geçmiş ve özellikle Osmanlı Türkçesinde oldukça yaygınlaşmıştı.
Derya bir not aldı:
“Lezzetli = leziz.”
Sonra yanına başka kelimeler ekledi:
“Leziz, nefis, hoş, latif.”
Murat:
“Demek hepsi aynı şey değil.”
“Tam olarak değil,” dedi Derya. “Bir sözlükte birbirlerinin karşılığı olarak bulunabilirler ama kullanım bağlamları farklı olabilir.”
Bu nokta önemliydi.
Çünkü “leziz” doğrudan tadın hoşluğunu anlatırken “nefis” daha güçlü bir beğeniyi ifade edebiliyor, “latif” ise bağlama göre hoş, ince, zarif, güzel gibi daha geniş çağrışımlara sahip olabiliyordu.
Murat deftere tekrar baktı.
“Yani ‘gayet leziz ve latif’ derken adam sadece ‘tadı güzel’ dememiş olabilir.”
“Evet,” dedi Derya. “Belki yemeğin hem tadını hem de bıraktığı hissi anlatıyor.”
Tam burada Murat başka bir şey fark etti.
Defterde yalnızca tarifler yoktu.
Her tarifin yanında küçük notlar vardı.
“Bu yemek kış gecelerine münasibdir.”
“Misafir geldiğinde ikram olunması münasibdir.”
“Çocuklara ağır gelmez.”
“Yaşlılar için kolay hazmolunur.”
Derya sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişti.
“Bu sadece yemek defteri değil.”
Murat ona baktı.
“Ne peki?”
“Bir evin sosyal haritası.”
3. Bölüm: Mutfağın İçindeki Tarih
Bu cümle Murat'ın hoşuna gitti.
Gerçekten de eski mutfaklara yalnızca yemek pişirilen yerler olarak bakmak eksik kalıyordu.
Mutfak; aile ilişkilerinin, misafirlik kültürünün, ekonomik şartların, mevsimlerin ve toplumsal alışkanlıkların kesiştiği bir yerdi.
Murat araştırmaya devam etti.
Osmanlı toplumunda saray mutfağından mahalle evlerine kadar yemek kültürünün oldukça geniş ve katmanlı olduğunu gördü. Saray mutfağındaki kayıtlar başka bir dünyayı, sıradan insanların mutfakları ise başka bir ekonomik gerçekliği yansıtıyordu.
Bir yanda gösterişli ziyafetler vardı.
Diğer yanda eldeki malzemeyle birkaç kişiyi doyurmanın hesabı.
Murat burada kendi hayatıyla da bağlantı kurdu.
“Biz bugün markete gidip istediğimiz şeyi alıyoruz,” dedi.
Derya:
“Her zaman değil.”
Murat gülümsedi.
“Tamam, çoğu zaman.”
“Eskiden mevsim daha belirleyiciydi. Saklama yöntemleri, kurutma, turşu, pekmez, tarhana gibi şeyler yalnızca gelenek değildi. Aynı zamanda planlama yöntemiydi.”
Murat düşündü.
Bu kez erkeklerin ve kadınların mutfaktaki rollerine ilişkin eski anlatıları da konuşmaya başladılar.
Murat, geçmişte mutfağın çoğu zaman kadınların emeğiyle ilişkilendirildiğini söyledi.
Derya ise bunun önemli olmakla birlikte fazla basitleştirici olabileceğini hatırlattı.
“Çünkü mutfak tek bir kişinin işi değildi. Bir evin alışverişini yapan, malzeme hesabını tutan, yakacağı ayarlayan, yemek pişiren, misafir ağırlayan, kış hazırlığı yapan insanlar vardı. Bunların görevleri aileye, ekonomik duruma ve döneme göre değişiyordu.”
Murat başını salladı.
“Yani tek bir ‘erkek şöyleydi, kadın böyleydi’ hikâyesi kuramayız.”
“Kurarsak tarihi değil, klişeyi anlatmış oluruz.”
Bu cümle ikisinin de hoşuna gitti.
4. Bölüm: Mehmet Usta’nın Hesabı
Defterde bir isim daha vardı:
“Mehmed Usta.”
Murat, dedesinin notlarından bu kişinin mahallede aşçılık yaptığını anladı.
Defterin bir sayfasında şöyle bir kayıt vardı:
“Yirmi kişilik taam için iki okka pirinç, bir miktar et, soğan ve baharat kifayet eder.”
Murat hesap yapmaya başladı.
“Adam bayağı matematik yapıyormuş.”
Derya güldü.
“Yemek yapmak biraz da matematik.”
Mehmet Usta'nın notları yalnızca tariflerden ibaret değildi. Kaç kişinin geleceğini, hangi malzemenin ne kadar gerektiğini, hangi yemeğin önce hazırlanacağını ve hangi yiyeceğin daha uzun dayanacağını hesaplıyordu.
Murat bu tarafı özellikle ilginç buldu.
“Burada çözüm odaklı bir yaklaşım var.”
“Evet,” dedi Derya. “Ama sadece erkeklere ait olduğunu söylemek doğru olmaz.”
Murat:
“Ben de tam onu diyecektim.”
Gerçekten de tarih boyunca mutfak işlerinde erkeklerin de stratejik roller üstlendiği, kadınların da alışverişten erzak planlamasına kadar son derece sistematik kararlar aldığı açıktı.